Mubârek
geceler, islâm dîninin kıymet verdiği gecelerdir. Allahü teâlâ,
kullarına çok acıdığı için, ba’zı gecelere kıymet vermiş, bu
gecelerdeki, düâ ve tevbeleri kabûl edeceğini bildirmişdir.
Kullarının çok ibâdet yapması, düâ ve tevbe etmeleri için bu
geceleri sebeb kılmışdır. Kıymetli geceye, kendinden sonra
gelen günün ismi verilir. Önceki günü öğle nemâzı vaktinden, o
gecenin fecrine kadar olan zemândır. Yalnız, Arefe ve üç
kurban günlerinin geceleri böyle değildir. Bu dört gece, bu
günleri ta’kîb eden gecelerdir. Bu geceleri ihyâ etmeli, ya’nî
kazâ nemâzları kılmalı, Kur’ân-ı kerîm okumalı, düâ, tevbe
etmeli, sadaka vermeli, müslimânları sevindirmeli, bunların
sevâblarını ölülere de göndermelidir. Bu gecelere saygı
göstermelidir. Saygı göstermek, günâh işlememekle olur.
(Rıyâd-un-nâsıhîn)
kitâbının yüzyetmişikinci sahîfesinde buyuruyor ki, (İmâm-ı
Nevevî, (Ezkâr) kitâbında diyor ki, (Gecenin oniki kısmından
bir kısmını [bir sâat kadar] ihyâ etmek, bütün geceyi ihyâ
etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir). [İbni
Âbidîn, birinci cild, 461. ci ve üçüncü cildin 289. cu
sahîfelerinde de bu konuda bilgi verilmişdir.] (Hakâyık-ı
manzûme)de diyor ki, (Fıkh kitâblarında sâat demek,
bir mikdâr zemân demekdir). İmâm-ı Nevevî, Şâfi’î mezhebinde
müctehiddir. Hanefîlerin de, geceleri böyle ihyâ etmeleri
uygun olur).
MÜSLİMÂNLARIN ON MUBÂREK
GECESİ VARDIR:
1 — KADR GECESİ:
Ramezân-ı şerîf ayı içinde bulunan bir gecedir. İmâm-ı Şâfi’î
“rahmetullahi teâlâ aleyh” onyedinci, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe,
yirmiyedinci gecesi olması çok vâkı’ olur dedi. Yirmi ile
otuzuncu geceleri arasında arayınız denildi. Kur’ân-ı kerîmde
medh edilen en kıymetli gecedir. Kur’ân-ı kerîm, Resûlullaha
bu gece gelmeğe başladı.
2 — AREFE GECESİ:
Arefe günü ile Kurban bayramının birinci günü arasındaki
gecedir. Zil-hicce ayının dokuzuncu ve onuncu günleri
arasındaki gecedir. Arefe günü bin ihlâs okumanın çok sevâb
olduğu, 10. cu maddede bulunan Aşure Gecesi bahsindeki 7. ci
hadîs-i şerîfle bildirilmektedir.
3 — FITR BAYRAMI GECESİ:
Ramezân-ı şerîf ayının son günü ile bayramın birinci günü
arasındaki gecedir.
4 — KURBAN BAYRAMI GECELERİ:
Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinden
sonraki gecelerdir. Bu üç güne (Eyyâm-i nahr)
denir.
5 — MEVLİD GECESİ:
Rebî’ul-evvel ayının onbirinci ve onikinci günleri arasındaki
gecedir. Dünyâdaki bütün insanlara Peygamber olarak
gönderilen, Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed
Mustafâ aleyhisselâmın doğduğu gecedir. Mîlâdın 571. ci
senesinde doğdu denilmekdedir. Bu gece, Kadr gecesinden sonra,
en kıymetli gecedir. Bu gece, O doğduğu için sevinenler afv
olur. Bu gece, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
tevellüdü zemânlarında görülen hâlleri, mu’cizeleri okumak,
dinlemek, öğrenmek çok sevâbdır. Kendileri de anlatırdı. Bu
gece, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” da, bir yere toplanıp,
okurlar, anlatırlardı.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve
sellem” efendimiz, mîlâdın beşyüzyetmişbirinci [571] yılı
nisan ayının yirmisine rastlıyan, Rebî’ul-evvel ayının
onikinci Pazartesi gecesi, sabâha karşı, Mekke-i mükerreme
şehrinde dünyâya gelmişdir. Dünyânın her tarafındaki
müslimânlar, her sene, bu geceyi, mevlid kandili olarak tes’îd
etmekdedir. Her yerde (Mevlid kasîdeleri) okunarak Resûlullah
hâtırlatılmakdadır. Erbil sultânı Ebû Saîd Muzaffer-üd-dîn
Kükbûrî bin Zeyneddîn Alî, mevlid gecelerinde şenlikler yapar,
ikrâm ve ihsânlarda bulunurdu. Sultânın güzel ahlâkı, hayrât
ve hasenâtı, İbni Hilligânın târîhinde ve (Huccetullahi
alel’âlemîn)in ikiyüzotuzdördüncü sahîfesinde ve seyyid
Abdülhakîm efendinin (Mevlid-i şerîf) risâlesinde uzun
yazılıdır. Mevlid, doğum zemânı demekdir. Rebî’ul-evvel,
ilkbehâr demekdir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”
nübüvvetden sonra, her yıl, bu geceye ehemmiyyet verirdi. Her
Peygamberin ümmeti, kendi Peygamberinin doğum gününü bayram
yapmışdı. Bugün de, müslimânların bayramıdır. Neş’e ve sevinç
günüdür. Âdem aleyhisselâm rûh ile cesed arasında iken, O
Peygamber idi. Âdem aleyhisselâm ve herşey, Onun şerefine
yaratılmışdır. Arş ve gökler ve Cennetler üzerine, islâm
harfleri ile mubârek ismi yazılmışdır. Ona (Muhammed) adını,
dedesi Abdülmuttalib koydu. Onun adının yer yüzüne
yayılacağını, herkesin Onu medh ve senâ edeceğini rü’yâda
görmüşdü. Muhammed, çok medh olunan demekdir. Cebrâîl
aleyhisselâmın, ilk gelerek, Peygamber olduğunu bildirmesi ve
hicretde Mekke şehrindeki mağaradan çıkması ve Medîne-i
münevverenin Kubâ köyüne ayak basması ve Mekkeyi feth için
Medîneden çıkması ve vefâtı, hep pazartesi günü olmuşdur.
Doğduğu zemân, göbeği kesilmiş ve sünnet olmuş görüldü.
Yeryüzünü şereflendirince, şehâdet parmağını kaldırdı ve secde
etdi. Melekler beşiğini sallardı. Beşikde iken konuşmağa
başladı.
6 — BERÂT GECESİ:
Şa’bân ayının onbeşinci gecesidir. Ya’nî ondördüncü günü ile
onbeşinci günü arasındaki gecedir. Allahü teâlâ, ezelde, hiç
birşey yaratmadan önce, herşeyi takdîr etdi, diledi.
Bunlardan, bir yıl içinde olacak herşeyi, bu gece meleklere
bildirir. Kur’ân-ı kerîm, Levhilmahfûza bu gece indi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu gece, çok ibâdet,
çok düâ ederdi.
7 — Mİ’RÂC GECESİ:
Receb ayının yirmiyedinci gecesidir. Mi’râc, merdiven demekdir.
Resûlullahın göklere çıkarıldığı, bilinmiyen yerlere
götürüldüğü gecedir.
Mekke ehâlîsi îmân etmiyor.
Müslimânlara çok sıkıntı veriyordu. İşkenceye başlamış, işi
azdırmışlardı. Resûlullah çok üzüldü. Hicretden bir yıl önce,
elliiki yaşında idi. Zeyd bin Hâriseyi alarak Tâife gitdi.
Tâif halkına bir ay nasîhat eyledi. Hiç kimse îmân etmedi.
Alay etdiler. İşkence yapdılar. Yuhâladılar. Çocuklar taşa
tutdular. Ümmîdsiz, üzüntülü, yorgun geri dönerken, mubârek
bacakları yaralandı. Zeydin başı kan içinde kaldı. Çok sıcak
bir sâatde, yol kenârında, bitkin hâlde oturdular. Orada
bulunan bağ sâhibi, Rebî’a oğulları zengin Utbe ve Şeybe
adında iki kardeş, köleleri Addâs ile, birer salkım üzüm
gönderdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” üzümü yirken Besmele okudu. Addâs “radıyallahü teâlâ
anh”, o zemân hıristiyan idi. Bunu işitince şaşırdı. (Yıllarca
buralardayım. Kimseden böyle söz duymadım. Bu nasıl sözdür?)
dedi.
Resûlullah: Sen neredensin? buyurdu.
Addâs: Nineveliyim, dedi.
Resûlullah: Yûnüs aleyhisselâmın
memleketinden imişsin, buyurdu.
Addâs: Sen Yûnüsü nereden tanıyorsun? Onu,
buralarda kimse bilmez, dedi.
Resûlullah: O benim kardeşimdir. O da, benim
gibi Peygamber idi, buyurdu.
Addâs: Bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin
sâhibi yalancı olmaz. Ben inandım ki, sen Allahın Resûlüsün,
dedi. Müslimân oldu. Yâ Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”! Yıllarca bu zâlimlere, bu yalancılara kulluk
ediyorum. Herkesin hakkını yiyorlar. Herkesi aldatıyorlar. Hiç
iyi tarafları yok. Dünyâlık toplamak, şehvetlerini yapmak için
her alçaklığı göze alıyorlar. Onlardan nefret ediyorum.
Sizinle birlikde gitmek, size hizmetle şereflenmek,
câhillerin, ahmakların size yapacağı saygısızlıklara hedef
olmak, mubârek vücûdünüzü korumak için fedâ olmak istiyorum,
dedi.
Resûlullah, tebessüm buyurdu: Şimdi
efendilerinin yanında kal! Az zemân sonra, adımı her yerde
işitirsin. O zemân bana gel, buyurdu. Bir müddet istirâhat
edip, yaralarını, kanlarını sildiler. Mekkeye yürüdüler.
Karanlıkda şehre girdiler. Birkaç ay Mekkede çok sıkıntılı
geçdi. Her taraf düşman idi. Gidecek bir yer yokdu. Doğruca
amcası Ebû Tâlibin kızı Ümm-i hânînin Ebû Tâlib mahallesinde
bulunan evine geldi. Ümm-i hânî, o zemân îmân etmemişdi.
Kimdir o? dedi.
Resûlullah: Amcan oğlu Muhammedim
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Kabûl edersen, müsâfir
geldim buyurdu.
Ümm-i hânî “radıyallahü teâlâ anhâ”: Senin
gibi doğru sözlü, emîn, asîl, şerefli müsâfire can fedâ olsun.
Yalnız, teşrîf edeceğinizi önceden bildirseydiniz, birşeyler
hâzırlardım. Şimdi yidirecek birşeyim yok, dedi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”: Yiyecek, içecek istemem. Hiçbiri gözümde yok. Rabbime
ibâdet etmek, yalvarmak için bir yer bana yetişir, buyurdu.
Ümm-i hânî, Resûlullahı “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” içeri alıp, bir hasır, leğen, ibrik
verdi. Gelen müsâfire ikrâm etmek, onu düşmandan korumak,
arablar için en şerefli vazîfe sayılırdı. Bir evdeki müsâfire
zarar gelmesi, ev sâhibi için büyük yüzkarası olurdu. Ümm-i
hânî düşündü. Bunun Mekkede düşmanları çok. Hattâ öldürmek
istiyenler var. Şerefimi korumak için, sabâha kadar Onu
gözeteyim, dedi. Babasının kılıncını alıp, evin etrâfında
dolaşmağa başladı.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” o gün çok incinmişdi. Abdest alıp, Rabbine
yalvarmağa, afv dilemeğe, kulların îmâna gelmesi, se’âdete
kavuşmaları için düâya başladı. Çok yorgun, aç, üzüntülü idi.
Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.
O ânda, Allahü teâlâ, Cebrâîl
aleyhisselâma:
Sevgili Peygamberimi çok üzdüm.
Mubârek bedenini, nâzik kalbini çok incitdim. Bu hâlde, yine
bana yalvarıyor. Benden başka, hiçbirşey düşünmüyor. Git!
Habîbimi getir! Cennetimi, Cehennemimi göster. Ona ve Onu
sevenlere hâzırladığım ni’metleri görsün. Ona inanmıyanlara,
sözleri, yazıları ve hareketleri ile Onu incitenlere
hâzırladığım azâbları görsün. Onu ben tesellî edeceğim. Onun
nâzik kalbinin yaralarını ben gidereceğim buyurdu. Cebrâîl “aleyhisselâm”,
bir ânda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına
geldi. Mışıl mışıl uyuyor gördü. Dürtmeğe, uyandırmağa
kıyamadı. İnsan şeklinde idi. Mubârek ayağının altını öpdü. Bu
şeklde Resûlullahı uyandırdı. Cebrâîl aleyhisselâmı hemen
tanıdı ve: (Ey Cebrâîl kardeşim! Böyle vaktsiz niçin
geldin. Yoksa bir hatâ mı etdim, Rabbimi gücendirdim mi? Bana
acı haber mi getirdin?) buyurdu ve Rabbinin
darılacağından çok korkdu.
Cebrâîl “aleyhisselâm”: Ey bütün
yaratılmışların en üstünü! Ey Yaratanın sevgilisi! Ey
Peygamberlerin efendisi, iyilikler menba’ı, üstünlükler
kaynağı olan şerefli Peygamber! Rabbin sana selâm ediyor.
Hiçbir Peygambere, hiçbir mahlûkuna vermediği ni’meti sana
ihsân ediyor. Seni kendine da’vet ediyor. Lutfen kalk. Buyur,
gidelim, dedi. Kâ’be yanına geldiler. Orada, bir kimse geldi.
Göğsünü yardı. Kalbini çıkardı. Zemzem suyu ile yıkadı. Yine
yerine koydu. Sonra Cennetden gelen Burak adındaki beyâz
hayvana binip, bir anda Kudüsde, Mescid-i Aksâya geldiler.
Cebrâîl “aleyhisselâm” kayayı parmağı ile deldi. Burakı oraya
bağladı. Geçmiş Peygamberlerden ba’zısının rûhları insan
şeklinde orada idi. Cemâ’at ile nemâz için Âdem, Nûh, İbrâhîm
Peygamberlere, imâm olmalarını sıra ile söyledi. Hiçbiri kabûl
etmedi. Özr dilediler. Kusûrlu olduklarını söylediler. Cebrâîl
“aleyhisselâm”, Habîbullahı ileri sürdü. Sen varken, başkası
imâm olamaz, dedi. Nemâzdan sonra, mescidden çıkıp bilinmiyen
bir mi’râc ile, bir ânda, yedi kat gökleri geçdiler. Her gökde
bir büyük Peygamberi gördü. Cebrâîl “aleyhisselâm” Sidrede
kaldı ve kıl kadar ilerlersem, yanar, yok olurum dedi. Sidret-ülmüntehâ,
altıncı gökde bulunan büyük bir ağacdır. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Cenneti, Cehennemi, sayısız
şeyleri görüp, Refref adındaki bir Cennet yaygısı üstünde
olarak Kürsî, Arş ve rûh âlemlerini geçip, bilinmiyen,
anlaşılamıyan, anlatılamıyan şeklde, Allahü teâlânın dilediği
yüksekliklere ulaşdı. Mekânsız, zemânsız, cihetsiz, sıfatsız
olarak Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vâsıtasız,
ortamsız olarak Rabbi ile konuşdu. Hiçbir mahlûkun
bilemiyeceği, anlıyamıyacağı ni’metlere kavuşup, bir ânda,
Kudüse ve oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i hânînin evine
geldi. Yatdığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun
hareketi durmamış idi. Dışarda dolaşan Ümm-i hânî “radıyallahü
teâlâ anhâ” uyuklamış, birşeyden haberi olmamışdı. Kudüsden
Mekkeye gelirken, Kureyşin kervanına rastladı. Kervandaki bir
deve ürkdü, yıkıldı.
Sabâh olunca, Kâ’be yanına gidip
mi’râcını anlatdı. İşiten kâfirler alay etdi. Muhammed aklını
kaçırmış, iyice sapıtmış dediler. Müslimân olmağa niyyeti
olanlar da vaz geçdi. Birkaçı sevinerek Ebû Bekrin evine
geldi. Çünki, bunun akllı, tecribeli, hesâblı bir tüccâr
olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular:
Ey Ebâ Bekr “radıyallahü teâlâ anh”! Sen çok
kerre Kudüse gitdin geldin. İyi bilirsin. Mekkeden Kudüse
gidip gelmek, ne kadar zemân sürer dediler.
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”: İyi
biliyorum. Bir aydan fazla, dedi.
Kâfirler bu söze sevindi. Akllı,
tecribeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay
ederek ve Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” de kendi
kafalarında olduğuna sevinerek:
Senin efendin, Kudüse bir gecede gidip
geldiğini söyliyor. Artık iyice sapıtdı diyerek, Ebû Bekre
sevgi, saygı ve güvenc gösterdiler.
Ebû Bekr “radıyallahü anh”,
Resûlullahın mubârek adını işitince, (Eğer O söyledi ise,
inandım. Bir ânda gidip gelmişdir) deyip içeri girdi. Kâfirler
neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve (Vay
canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekre sihr yapmış)
diyorlardı.
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”
hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık
arasında, yüksek sesle (Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mubârek
olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükrler ederim ki, bizleri, senin
gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi.
Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, rûhları çeken tatlı
sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem”! Senin her sözün doğrudur. İnandım.
Canım sana fedâ olsun!) dedi. Ebû Bekrin sözleri, kâfirleri
şaşırtdı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şübheye düşen,
îmânı za’îf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, o gün Ebû Bekre (Sıddîk) dedi.
Bu adı almakla, bir kat dahâ yükseldi.
Kâfirler bu hâle çok kızdı.
Mü’minlerin kuvvetli îmânına, Peygamberin “sallallahü aleyhi
ve sellem” her sözüne hemen inanmalarına, Onun çevresinde
pervâne gibi toplanmalarına dayanamadılar. Resûlullahı
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mahcûb, mağlûb etmek için,
imtihân etmeğe yeltendiler:
Yâ Muhammed “aleyhisselâm”! Kudüse
gitdim diyorsun. Söyle bakalım! Mescidin kaç kapısı, kaç
penceresi var, gibi şeyler sordular. Hepsine cevâb verirken,
hazret-i Ebû Bekr, öyledir yâ Resûlallah, öyledir yâ
Resûlallah derdi. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” edebinden, hayâsından karşısındakinin yüzüne bile
bakmazdı. Buyururdu ki, (Mescid-i aksâda etrâfıma bakmamışdım.
Sorduklarını görmemişdim. O ânda Cebrâîl “aleyhisselâm”,
Mescid-i aksâyı gözümün önüne getirdi. [Televizyon gibi]
görüyor, sayıyordum. Sorularına, hemen cevâb veriyordum).
Yolda, develi yolcular gördüğünü söyledi. İnşâallah çarşamba
günü gelirler buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan
Mekkeye geldi. Fırtına eser gibi olduğunu, bir devenin
yıkıldığını söylediler. Bu hâl mü’minlerin îmânını
kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığını artırdı. (Rûh-ul-beyân)da
(Tefsîr-i Hüseynî)den alarak ve (Bahr)de,
imâmlığı anlatırken, diyor ki, (Resûlullahın Mekkeden Beytül-mukaddese
götürüldüğüne inanmıyan kâfir olur. Göklere ve bilinmiyen
yerlere götürüldüğüne inanmıyan ise, dâl ve mübtedi’ olur).
Ya’nî sapık olur.
8 — RECEB AYI VE REGÂİB
GECESİ: Receb ayının ilk Cum’a gecesine (Regâib
gecesi) denir. Receb ayının her gecesi kıymetlidir.
Her Cum’a gecesi de kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir
araya gelince, dahâ kıymetli olmakdadır. Regâib gecesinin
kıymeti, çeşidli hadîs-i şerîfler ile bildirilmişdir.
(İslâm ahlâkı) kitâbının 430.cu sahîfesine bakınız!
Receb ayı, Âdem aleyhisselâmdan beri
kıymetli idi. Bu ayda muhârebe etmek günâh idi. Her ümmet, bu
aya saygı gösterirdi. Receb demek, mürecceb, mu’azzam,
muhterem, kıymetli demekdir. Fârisî (Enîsülvâ’ızîn)
kitâbında diyor ki, (Îsâ “aleyhisselâm” zemânında bir genc,
güzel bir kıza tutulmuşdu. Ona kavuşmak için çırpınıyordu.
Nice zemân sonra söz aldı. Bir akşam, odada buluşdular.
Soyundular. Genç, pek sevincli idi. Ansızın, pencereden hilâli
[yeni ayı] gördü. Bu hangi aydır dedi. Kız, Receb deyince,
genc toparlandı. Giyindi. Kız şaşırıp, ne oluyorsun dedi.
Genç, babalarımdan işitdim. Receb ayında günâh işlenmez. Bu
aya saygı gösterilir deyip, özr diledi ve evine gitdi. Allahü
teâlâ, Îsâ aleyhisselâma vahy gönderip, olanları bildirdi. Bu
genci ziyâret et! Selâmımı söyle buyurdu. Genç, Receb ayına
gösterdiği bir saygı için, büyük bir Peygamberin “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” kendine gönderildiğine sevinerek îmân
etdi. İyi bir mü’min oldu. Receb ayına gösterdiği bir saygı
sebebi ile, îmân şerefine kavuşdu.)
9 — MUHARREM GECESİ:
Muharrem ayının birinci gecesi, müslimânların kamerî yılbaşı
gecesidir. Müslimânların şemsî yılbaşı gecesi ise, efrencî
Eylül ayının yirminci gecesidir. Muharrem ayı, islâm kamerî
senesinin birinci ayıdır. Muharrem ayının birinci günü
müslimânların kamerî senesinin, birinci günüdür. Kâfirler,
kendi yılbaşıları olan ocak ayının birinci gecesinde, noel
baba yapıyorlar. Güyâ hıristiyan dîninin emr etdiği küfrleri
işliyorlar. Bu gecede tapınıyorlar. Müslimânlar da, kendi sene
başı gecelerinde ve günlerinde müsâfeha ederek, mektûblaşarak
tebrîkleşir. Birbirlerini ziyâret eder, hediyye verirler.
Senebaşını mecmû’a ve gazetelerle kutlarlar. Yeni senenin,
birbirlerine ve bütün müslimânlara hayrlı ve bereketli olması
için düâ ederler. Büyükleri, akrabâyı, âlimleri evinde ziyâret
edip düâlarını alırlar. O gün, bayram gibi temiz giyinirler.
Fakîrlere sadaka verirler.
10 — AŞÛRE GECESİ:
Muharrem ayının onuncu gecesidir. Muharrem ayı, Kur’ân-ı
kerîmde kıymet verilen dört aydan biridir. Aşûre, bu ayın en
kıymetli gecesidir. Allahü teâlâ, birçok düâları Aşûre günü
kabûl buyurdu. Âdem aleyhisselâmın tevbesinin kabûl olması,
Nûh aleyhisselâmın gemisinin tûfândan kurtulması, Yûnüs
aleyhisselâmın balığın karnından çıkması, İbrâhîm
aleyhisselâmın Nemrûdun ateşinde yanmaması, İdrîs
aleyhisselâmın diri olarak göke çıkarılması, Ya’kûb
aleyhisselâmın, oğlu Yûsüf aleyhisselâma kavuşması ve
gözlerindeki perdenin kalkması, Yûsüf aleyhisselâmın kuyudan
çıkması, Eyyûb aleyhisselâmın hastalıkdan kurtulması, Mûsâ
aleyhisselâmın Kızıldenizden geçip, Fir’avnın boğulması ve Îsâ
aleyhisselâmın vilâdeti ve yehûdîlerin öldürmesinden kurtulup,
diri olarak göke çıkarılması hep Aşûre günü oldu. Nûh
“aleyhisselâm” gemide aşûre tatlısı pişirdiği için
müslimânların Muharremin onuncu günü aşûre pişirmesi ibâdet
olmaz. Muhammed “aleyhisselâm” ve Eshâb-ı kirâm “radıyallahü
anhüm ecma’în” böyle yapmadı. Bugün aşûre pişirmeği ibâdet
sanmak, bid’atdir, günâhdır. Muhammed aleyhisselâmın yapdığı
veyâ emr etdiği şeyleri yapmak ibâdet olur. Din kitâblarının
yazmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirmediği şeyleri
yapmak, sevâb olmaz. Günâh olur. O gün, herhangi bir tatlı
yapmak, tanıdıklara ziyâfet, fakîrlere sadaka vermek sünnetdir,
ibâdetdir. İbni Âbidîn, beşinci cild, ikiyüzyetmişaltıncı
sahîfede diyor ki, (Kirpiklere sürme çekmek sünnetdir. Fekat,
bunu yalnız Aşûre günü yapmak harâmdır).
Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” o
gün şehîd oldu diyerek, mâtem tutmak, döğünmek de bid’atdir.
Günâhdır. Şî’îler, hazret-i Hüseyn için mâtem tutuyorlar.
Hazret-i Hüseyni, hazret-i Alînin oğlu olduğu için,
tapınırcasına övüyorlar. Ehl-i sünnet ise, onu Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” torunu olduğu için çok
seviyoruz. İslâmiyyetde mâtem tutmak yokdur. Müslimânlar,
yalnız Aşûre günü mâtem tutmaz. Kerbelâ fâciasını hâtırlayınca
her zemân üzülür. Kalbleri sızlar. Gözleri kan ağlar.
İslâmiyyetde mâtem tutmak olsaydı, Aşûre günü değil,
Resûlullahın Tâifde mubârek ayaklarının kana boyandığı ve
Uhudda mubârek dişinin kırılıp, mubârek yüzünün kanadığı ve
vefât etdiği gün mâtem tutulurdu.
Yukarıdaki on geceden, beşinci,
altıncı, yedinci ve sekizinci gecelere (Kandil)
geceleri denir.
Yukarıda bildirilen on geceden başka,
fıtr bayramının diğer geceleri, Zil-hicce ayının ilk on
geceleri, Muharremin ilk on geceleri ve her Cum’a ve pazartesi
gecesi de mubârekdir. Şernblâlî “rahmetullahi teâlâ aleyh”,
(İmdâd-ül-fettâh) kitâbında, bu gecelerin
fazîletlerini uzun yazmışdır.
Aşağıdaki hadîs-i şerîfler, muhtelif
kitâblarda yazılıdır:
1 — Rahmet kapıları dört gece
açılır. O gecelerde yapılan düâ, tevbe, red olmaz. Fıtr
bayramının ve Kurban bayramının birinci geceleri, Şa’bânın
onbeşinci [Berât] gecesi ve Arefe gecesi,
[Kadr gecesi, birçok hadîs-i şerîflerde bildirildiği için
burada da bildirilmeğe lüzûm görülmemişdir].
2 — Allahü teâlâ, ibâdetler
içinde, Zil-hiccenin ilk on gününde yapılanları dahâ çok
sever. Bu günlerde tutulan bir gün oruca, bir senelik oruc
[nâfile oruc] sevâbı verilir. Gecelerinde kılınan
nemâz, Kadr gecesinde kılınan nemâz gibidir. Bu günlerde çok
tesbîh, tehlîl ve tekbîr ediniz!
3 — Bir müslimân, Terviye
günü oruc tutarsa ve günâh söylemezse, Allahü teâlâ, onu
elbette Cennete sokar.
4 — Arefe gününe hurmet
ediniz! Çünki Arefe, Allahü teâlânın kıymet verdiği bir
gündür.
5 — Arefe gecesi ibâdet
edenler, Cehennemden âzâd olur.
6 — Arefe günü oruc
tutanların, iki senelik günâhları afv olur. Biri, geçmiş
senenin, diğeri, gelecek senenin günâhıdır. [Arefe,
Zil-hiccenin dokuzuncu günüdür. Başka günlere Arefe denmez!].
7 — Arefe günü bin İhlâs
okuyanın bütün günâhları afv olur ve her düâsı kabûl olur.
Hepsini Besmele ile okumalıdır.
8 — Receb, Allahü teâlânın
ayıdır. Receb ayına ikrâm edene, saygı gösterene, Allahü teâlâ,
dünyâda ve âhıretde ikrâm eder.
Abdülkâdir-i Geylânînin “rahmetullahi
aleyh” arabî (Fütûhulgayb) kitâbının ve
bunun, Abdülhak Dehlevî, fârisî şerhinin, [1313] Hindistân
baskısı, ikiyüzyetmişdördüncü sahîfede, Alî “radıyallahü anh”
aşağıdaki hadîs-i şerîfi haber verdi:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, (Farz nemâzı kılmamış olanın
nâfile nemâzları kılması, vakti temâm olmuş hâmile kadına
benzer. Çocuğu olacağı günlerde, çocuğu düşürür, aldırır.
Çocuğu yok olduğu için, bu kadına, hâmile denemez. Ana da
denemez. Bu kimse de böyledir. Farz nemâzlarını ödemedikce,
Allahü teâlâ, nâfile nemâzlarını kabûl etmez). Büyük
âlim, hadîs-i şerîf mütehassısı Abdülhak Dehlevî “rahmetullahi
aleyh”, bu kitâbı fârisî şerh ederken buyuruyor ki, (Bu
hadîs-i şerîf, farz borclarını kazâ etmeyip de, sünnetleri ve
nâfileleri kılanların, boş yere uğraşdıklarını bildirmekdedir.
Çünki, farz ve vâcib olmıyan nemâzlara nâfile nemâz denir.
Farzlarla birlikde kılınan nâfilelere (Müekked sünnet)
nemâzlar denir. Farzla birlikde kılınması bildirilmiyenlere
(Zevâid sünnet) nemâzları denir).
9 — Recebin ilk Cum’a
gecesini ihyâ edene [saygı gösterene], Allahü
teâlâ kabr azâbı yapmaz. Düâlarını kabûl eder. Yalnız, yedi
kimseyi afv etmez ve düâlarını kabûl etmez: Fâiz alan veyâ
veren, müslimânları aşağı gören, anasına, babasına eziyyet
eden, karşı gelen çocuk, müslimân olan ve islâmiyyete uyan
kocasını dinlemiyen kadın, şarkı ve çalgıcılığı san’at
edinenler, livâta ve zinâ edenler, beş vakt nemâzı kılmıyanlar.
Bunlar, bu günâhlardan vaz geçmedikce, tevbe etmedikce,
düâları kabûl olmaz. Ananın, babanın, kocanın, hiç kimsenin,
islâmiyyete uymıyan emri dinlenilmez, yapılmaz. Fekat, anaya,
babaya, yine tatlı söylemek, onları incitmemek lâzımdır. Ana
baba kâfir ise, onları kiliseden, meyhâneden, sırtda taşıyarak
bile, geri getirmek lâzımdır. Fekat, oralara götürmek lâzım
değildir.
İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ
aleyh” beşinci cild, ikiyüzaltmışdokuzuncu sahîfede buyuruyor
ki, (Anayı, babayı ve kadının zevcini, adları ile çağırması
tahrîmen mekrûhdur, küçük günâhdır. Ta’zîm ile, saygı anlatan
kelimeler ile ve yanına giderek çağırmaları lâzımdır. Uzakdan,
yüksek sesle çağırmamalıdır).
10 — Cebrâîl “aleyhisselâm”
bana geldi. Kalk, nemâz kıl ve düâ et! Bu gece, Şa’bânın
onbeşinci gecesidir dedi. Bu geceyi ihyâ edenleri, Allahü
teâlâ afv eder. Yalnız, müşrikleri, büyücüleri, falcıları,
hasîsleri, alkollü içki içenleri, fâiz yiyenleri ve zinâ
yapanları afv etmez.
11 — Berât gecesini ganîmet,
fırsat biliniz! Çünki, belli bir gecedir. Şa’bânın onbeşinci
gecesidir. Kadr gecesi, çok büyük ise de, hangi gece olduğu
belli değildir. Bu gece, çok ibâdet yapınız. Yoksa, kıyâmet
günü pişmân olursunuz!
Bir zemânda veyâ bir yerde veyâ
birşeyi okumakda, yapmakda, çok sevâb verileceğini işitince, o
sevâba kavuşmağı niyyet ederek, düşünerek yapana, bu haber
doğru olmasa bile, Allahü teâlâ, o sevâbları ihsân eder. Fekat,
bunun islâmiyyet tarafından yasak edilmemiş birşey olması
lâzımdır. Nâfile ibâdetlerin sevâbına kavuşabilmek için,
îmânda ve farzlarda kusûr olmamak ve günâhlara tevbe etmek ve
ibâdet olarak yapmağa niyyet etmek şartdır.